Esrar Kullanımı, Ticaret Suçu ve Ceza Politikasının Sınırları (TCK 191–188 Ayrımı Üzerine Uygulamacı Bir Değerlendirme)
Av. Mehmet Buğra Anıl


Esrar Kullanımı, Ticaret Suçu ve Ceza Politikasının Sınırları
(TCK 191–188 Ayrımı Üzerine Uygulamacı Bir Değerlendirme)
GİRİŞ
Uyuşturucu madde suçları, ceza yargılamasında yalnızca fiilin değil; fiile yüklenen kastın, suç vasfının ve buna bağlı olarak belirlenen yargılama rejiminin belirleyici olduğu alanlardan biridir. Özellikle esrar maddesi bakımından, suçun TCK m.191 kapsamında “kullanmak için bulundurma” olarak mı yoksa TCK m.188 kapsamında “ticaret” olarak mı nitelendirileceği, failin maruz kalacağı ceza tehdidini ve yargılamanın seyrini kökten değiştirmektedir. Bu ayrım, teoride açık olmakla birlikte, uygulamada çoğu zaman belirsizlikler ve geniş yorumlarla şekillenmektedir.
Kanun koyucu, uyuşturucu madde kullanımı ile uyuşturucu madde ticaretini açık biçimde ayırmış; kullanmak için bulundurma fiilini TCK m.191 kapsamında değerlendirerek esasen tedavi ve denetimli serbestlik eksenli bir sistem öngörmüştür. Buna karşılık, uyuşturucu madde ticareti suçu TCK m.188’de düzenlenmiş; bu suç bakımından ağır ceza mahkemelerinin görevli olduğu, alt sınırı yüksek ve özgürlüğü uzun süreli kısıtlayan bir ceza rejimi benimsemiştir. Bu yönüyle bakıldığında, esrar kullanımı ile sentetik veya kimyasal uyuşturucu madde kullanımı arasında, salt kullanım fiili bakımından kanuni düzeyde bir eşitlemeden söz etmek mümkün değildir.
Ne var ki uygulamada sorun, çoğu zaman kullanım fiilinden değil; ticaret kastının tespitinde izlenen yöntemlerden kaynaklanmaktadır. Esrar maddesi, TCK m.188 kapsamında değerlendirildiğinde, diğer uyuşturucu maddeler gibi ağır ceza mahkemesinde yargılamaya konu olmakta ve alt sınırı on yıl olan bir hapis cezası tehdidi doğmaktadır. Kimyasal veya sentetik uyuşturucu maddeler bakımından kanunda öngörülen nitelikli hâller nedeniyle bu ceza oranları daha da artabilmektedir. Ancak her iki örnekte de, yargılamanın ağır ceza mahkemesinde yapılması ve uzun süreli hapis cezası tehdidi altında yürütülmesi, fiilen benzer sonuçlar doğurmaktadır.
Bu noktada esrar maddesine özgü önemli bir sorun daha ortaya çıkmaktadır: kişisel kullanım sınırının belirsizliği. Yargısal içtihatlarda, esrarın kişisel kullanım miktarına ilişkin kesin ve öngörülebilir bir ölçüt bulunmamakta; her dosya kendi somut koşulları içinde değerlendirilmektedir. Bu belirsizlik, yüksek miktarlarda ele geçirilen esrar bakımından ticaret kastının kabul edilmesini çoğunlukla kolaylaştırsa da, görece düşük miktarlarda dahi tutuklama tedbirinin uygulandığı ve suç vasfının TCK m.188 olarak belirlendiği örneklerle de karşılaşılmaktadır.
Bu yaklaşım, esrar kullanan veya esrar bulunduran kişilerin, fiilin ağırlığı ile orantısız biçimde ağır ceza yargılamasına tabi tutulmalarına yol açabilmektedir. Kullanım fiiline yakın vakıaların dahi ticaret kapsamında değerlendirilmesi; tutuklama tedbirinin kolaylıkla uygulanması ve uzun süreli hapis cezası tehdidi altında yargılama yapılması, ceza muhakemesinin ölçülülük ve bireyselleştirme ilkelerini tartışmalı hâle getirmektedir. Sorun, esrar kullanımının cezalandırılmasından ziyade, ticaret suçunun sınırlarının uygulamada genişletilmesi noktasında yoğunlaşmaktadır.
Bu geniş yorum pratiği, gerekçeli kararlarda sıkça yer verilen “suç işlemeyi meslek haline getirme” kavramı ile daha da belirginleşmektedir. Tekrarlayan kullanım fiilleri veya aynı çevrede bulunma olgusu, çoğu zaman ticari faaliyet ve süreklilik göstergesi olarak değerlendirilmekte; bu da esrar maddesi bakımından ticaret suçuna geçişi kolaylaştırmaktadır. Böylece, kullanım fiili etrafında şekillenen bir yaşam pratiği, ağır ceza yaptırımlarının uygulandığı bir suç tipine dönüştürülebilmektedir.
Bu çalışma, esrar kullanımının doğrudan suç işlemeye yol açıp açmadığı sorusundan ziyade; esrar maddesinin ticaret suçu kapsamında değerlendirilmesine ilişkin uygulamanın hangi sonuçları doğurduğunu irdelemeyi amaçlamaktadır. Özellikle TCK m.191 ile TCK m.188 arasındaki ayrımın, uygulamada nasıl bulanıklaştığı; bu bulanıklığın esrar kullanıcılarını hangi yargılama rejimine sürüklediği ve ağır ceza tehdidinin birey üzerinde nasıl bir kriminolojik etki yarattığı tartışmaya açılmaktadır.
Bu çerçevede yazı, ceza hukuku uygulamasında esrar maddesine ilişkin suç vasfı belirlenirken kullanılan ölçütleri, gerekçeli karar dilini ve savunma pratiğinde karşılaşılan sonuçları ele almakta; ticaret suçu değerlendirmesinin sınırlarının yeniden düşünülmesi gerektiğini savunmaktadır. Çünkü kimi durumlarda, suçun ağırlığını belirleyen unsur, fiilin kendisinden çok, fiile yüklenen hukuki nitelik olmaktadır.
⸻
Aşağıdaki bölümlerde, önce esrarın psikolojik etkilerinin ceza muhakemesi sürecinde nasıl “kriminalizasyon” etkisi doğurabildiği, ardından 191–188 ayrımındaki pratik sorunlar ve nihayet ağır kullanıcıların tedavi dışına itilmesi ile uzun süreli cezaların kamu yararı bakımından sonuçları ele alınacaktır.
I. Esrar Kullanımının Psikolojik Etkileri ve Ceza Soruşturması Sürecinde Kriminalizasyon Riski
Esrar kullanımının psikolojik etkileri, psikiyatri literatüründe heterojen bir tablo olarak ele alınmaktadır. Uzun süreli ve yoğun kullanıma bağlı olarak bireylerde motivasyon azalması, dikkat ve yürütücü işlevlerde bozulma, karar verme süreçlerinde zayıflama, anksiyete artışı ve bazı vakalarda paranoid düşünce örüntülerinin belirginleştiği bilinmektedir. Bu etkiler, her kullanıcıda aynı biçimde ortaya çıkmamakla birlikte, özellikle süreklilik arz eden kullanım hâllerinde daha görünür hâle gelmektedir.
Psikiyatrik açıdan değerlendirildiğinde, uzun süreli esrar kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan bu belirtiler, bireyin stresle başa çıkma kapasitesini ve dış uyaranlara verdiği tepkileri doğrudan etkilemektedir. Dikkat dağınıklığı ve karar verme güçlüğü, bireyin içinde bulunduğu hukuki süreci doğru değerlendirmesini zorlaştırabilmekte; anksiyete ve paranoid eğilimler ise otorite figürleriyle kurulan ilişkiyi daha problemli hâle getirebilmektedir. Bu durum, ceza soruşturması ve kovuşturması gibi yüksek stres içeren süreçlerde daha belirgin sonuçlar doğurmaktadır.
Ceza muhakemesi süreci, doğası gereği birey üzerinde yoğun bir psikolojik baskı yaratmaktadır. Gözaltı, ifade alma, tutuklama ihtimali ve ağır ceza tehdidi; sağlıklı bireyler bakımından dahi ciddi bir stres kaynağı iken, esrar kullanımına bağlı psikolojik kırılganlıkları bulunan kişiler açısından daha yıkıcı bir etki doğurabilmektedir. Özellikle kaygı düzeyi yüksek ve paranoid eğilimler gösteren bireylerin, kolluk ve yargı makamlarıyla kurdukları iletişimde kendilerini doğru ifade etmekte zorlandıkları gözlemlenmektedir.
Bu psikolojik tablo, ceza soruşturması sürecinde kriminalizasyonu hızlandıran bir etki yaratmaktadır. Esrar kullanan bireyin davranışları, çoğu zaman psikolojik etkiler bağlamından koparılarak değerlendirilmekte; içe kapanma, tutarsız ifade, aşırı tedirginlik veya savunma refleksleri, suçla ilişkilendirilmiş davranış kalıpları olarak yorumlanabilmektedir. Böylece birey, henüz hukuki anlamda suçluluğu kesinleşmemişken, fiilen “suçlu profili” içine yerleştirilmektedir.
Kriminalizasyon sürecinin bu şekilde işlemesi, psikiyatrik etkilerle ceza muhakemesi pratiğinin karşılıklı olarak birbirini beslediği bir döngü yaratmaktadır. Esrar kullanımına bağlı psikolojik etkiler, bireyin ceza sürecinde daha kırılgan ve savunmasız bir konuma düşmesine neden olurken; bu kırılganlık, soruşturma makamları tarafından çoğu zaman risk göstergesi olarak algılanmaktadır. Bu algı, tutuklama tedbirine başvurulması, suç vasfının ağırlaştırılması ve bireyin daha sert bir ceza rejimi içine çekilmesi sonucunu doğurabilmektedir.
Bu noktada ortaya çıkan risk, esrar kullanan bireyin suç işlemeye eğilimli hâle gelmesinden ziyade, suçlu kimliğine yaklaştırılmasıdır. Psikolojik etkiler nedeniyle karar verme ve direnç kapasitesi zayıflayan birey, ağır ceza tehdidi ve kriminal etiketleme ile karşı karşıya kaldığında, kendisini sistem dışına itilmiş olarak algılayabilmektedir. Bu algı, zamanla suçla kurulan ilişkinin normalleşmesine ve suç davranışına yaklaşılmasına zemin hazırlayabilmektedir.
Dolayısıyla ceza hukuku bakımından sorun, esrar kullanımının doğrudan suç üretmesi değil; esrar kullanımına bağlı psikolojik etkilerin, ceza soruşturması ve kovuşturması sürecinde kriminalize edici bir faktör olarak işlev görmesidir. Bu etki, uygun psikolojik destek ve tedavi mekanizmaları devreye sokulmadığında, bireyin suçtan uzaklaştırılması yerine suçla daha yakın bir ilişki kurmasına yol açabilmektedir.
Bu nedenle, esrar kullanımının psikolojik etkileri, ceza muhakemesi sürecinde göz ardı edilmesi gereken bir yan unsur değil; suç vasfının belirlenmesi, koruma tedbirlerine başvurulması ve bireyin ceza rejimi içine dâhil edilme biçimi açısından dikkate alınması gereken temel bir faktör olarak değerlendirilmelidir.
⸻
Psikolojik etkiler ve kriminalizasyon riskinin bu şekilde anlaşılması, 191–188 ayrımının pratikte neden “hayatî” olduğunu da açıklamaktadır: yanlış vasıflandırma yalnızca ceza miktarını değil, kişinin psikolojik dayanıklılığını ve topluma dönüş ihtimalini de belirlemektedir.
II. TCK m.191 – TCK m.188 Ayrımının Uygulamada Bulanıklaşması ve Esrar Maddesi
Uyuşturucu madde suçlarına ilişkin ceza rejiminin en temel ayrımı, kullanmak için bulundurma fiili ile ticaret fiili arasındadır. Bu ayrım, yalnızca uygulanacak ceza miktarını değil; yargılamanın görevli mahkemesini, soruşturma aşamasında başvurulabilecek koruma tedbirlerini ve failin ceza muhakemesi sürecindeki konumunu da belirlemektedir. TCK m.191 kapsamında kalan fiiller bakımından kanun koyucu, esasen cezalandırmadan ziyade tedavi ve denetimli serbestlik odaklı bir yaklaşım benimsemişken; TCK m.188 kapsamında düzenlenen uyuşturucu madde ticareti suçu, ağır ceza mahkemelerinin görevli olduğu, alt sınırı yüksek ve özgürlüğü uzun süreli kısıtlayan bir yaptırım rejimine tabi tutulmuştur.
Teorik olarak bu ayrım açık görünmekle birlikte, uygulamada esrar maddesi bakımından bu sınırın çoğu zaman net biçimde çizilemediği görülmektedir. Özellikle ticaret kastının tespitinde kullanılan ölçütler; miktar, paketleme, ele geçiriliş biçimi, sanığın sosyal çevresi ve dosya kapsamındaki diğer olgular şeklinde sıralanmakta; ancak bu ölçütlerin hangi ağırlıkta ve hangi eşik değerlerle değerlendirilmesi gerektiği konusunda yeknesak bir uygulamadan söz etmek güçleşmektedir.
Esrar maddesi yönünden dikkat çeken en önemli sorunlardan biri, kişisel kullanım sınırının belirsizliğidir. Yargısal içtihatlarda, esrarın kişisel kullanım miktarına ilişkin kesin ve öngörülebilir bir ölçüt bulunmamakta; her dosya kendi somut koşulları içinde değerlendirilmektedir. Bu belirsizlik, yüksek miktarlarda ele geçirilen esrar bakımından ticaret kastının kabul edilmesini çoğu zaman kolaylaştırmakla birlikte, görece düşük miktarlarda dahi ticaret suçlamasıyla karşı karşıya kalınmasına yol açabilmektedir. Uygulamada, yalnızca miktara dayanılarak değil; sanığın önceki dosyaları, çevresi veya soyut değerlendirmeler üzerinden ticaret kastı çıkarıldığı örneklerle sıklıkla karşılaşılmaktadır.
Uyuşturucu dosyalarında ticaret kastının değerlendirilmesinde, uygulamada en sık karşılaşılan iki başlık öne çıkmaktadır: ele geçirilen maddenin miktarı ve dijital iletişim içerikleri. Miktar unsurunun TCK m.191 ile TCK m.188 ayrımındaki rolü, özellikle yan delilin sınırlı olduğu dosyalarda suç vasfını fiilen belirleyebilecek ölçüde önem kazanabilmektedir.
Bununla birlikte, dosyada WhatsApp yazışmaları bulunması da kimi zaman ticaret kastı bakımından belirleyici kabul edilebilmektedir. Ancak WhatsApp mesajlarının delil değeri, tek başına suç vasfını tayin edip edemeyeceği ve hangi koşullarda hükme esas alınabileceği hususları ayrıca değerlendirilmelidir.
Bu noktada sorun, kanuni düzenlemeden ziyade yorum pratiğinde ortaya çıkmaktadır. Esrar maddesi, TCK m.188 kapsamında değerlendirildiğinde, diğer uyuşturucu maddeler gibi ağır ceza mahkemesinde yargılamaya konu olmakta ve alt sınırı on yıl olan bir hapis cezası tehdidi doğmaktadır. Kimyasal veya sentetik uyuşturucu maddeler bakımından kanunda öngörülen nitelikli hâller nedeniyle bu ceza oranları daha da artabilmekteyse de, her iki durumda da sanık, ağır ceza mahkemesi önünde ve uzun süreli hapis cezası tehdidi altında yargılanmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında, esrar maddesinin ticaret suçuna konu edilmesi hâlinde, kullanım ile ticaret arasındaki fiili farkın yargılama rejimi bakımından büyük ölçüde ortadan kalktığı söylenebilir.
Uygulamada bu yaklaşımın en somut sonucu, tutuklama tedbirinin yaygınlığıdır. TCK m.188 kapsamında yürütülen soruşturmalarda, katalog suç niteliği ve öngörülen cezanın ağırlığı gerekçe gösterilerek tutuklama tedbirine sıklıkla başvurulmaktadır. Esrar maddesi bakımından da, fiilin kullanım sınırına yakın olduğu dosyalarda dahi, ticaret kastı kabul edilerek tutuklama tedbirinin uygulanması, ölçülülük ilkesini tartışmalı hâle getirmektedir. Bu, henüz suç vasfı kesinleşmemiş bir aşamada, bireyin ağır ceza rejimiyle karşı karşıya bırakılması sonucunu doğurmaktadır.
Ticaret kastının bu şekilde geniş yorumlanması, gerekçeli kararlarda kullanılan dilde de kendisini göstermektedir. Aynı kişiye ait birden fazla dosyanın bulunması, tekrar eden kullanım fiilleri veya benzer sosyal çevrede yer alma olgusu, çoğu zaman “suç işlemeyi meslek haline getirme” kavramı çerçevesinde değerlendirilmekte; bu kavram, esrar maddesi bakımından ticaret suçunun gerekçelendirilmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Oysa bu tür değerlendirmeler, kullanım fiilinin doğası gereği ortaya çıkan tekrarları, ticari faaliyetin göstergesi olarak kabul etme riskini barındırmaktadır.
Sonuç olarak, TCK m.191 ile TCK m.188 arasındaki ayrım, esrar maddesi bakımından uygulamada giderek bulanıklaşmakta; bu bulanıklık, kişisel kullanım sınırına yakın fiillerin dahi ağır ceza yaptırımlarına konu edilmesine yol açmaktadır. Bu durum, yalnızca cezanın ağırlığı bakımından değil; failin ceza muhakemesi sürecinde maruz kaldığı psikolojik baskı, tutukluluk pratiği ve sosyal etiketleme açısından da ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Esrar maddesinin ticaret suçuna konu edilmesinde kullanılan ölçütlerin yeniden ve daha dar yorumlanması, ceza hukukunun orantılılık ve bireyselleştirme ilkeleri bakımından zorunlu görünmektedir.
⸻
Bu ayrımın pratikte bulanıklaşması, özellikle “ağır kullanıcı” profillerinde kendisini en sert biçimde göstermektedir. Çünkü ağır kullanım çoğu dosyada “ticaret” lehine yorumlanmakta; böylece tedaviye en çok ihtiyaç duyan kişi, tedavi mekanizmalarının tamamen dışına düşmektedir.
III. Ağır Esrar Kullanıcısının Ticaret Suçu Kapsamında Cezalandırılması ve Tedavi Mekanizmalarından Dışlanması
Uyuşturucu madde suçlarına ilişkin ceza politikasının temel varsayımlarından biri, kullanıcının cezalandırılmasından ziyade tedavi edilmesi gerektiği yönündedir. Bu yaklaşım, TCK m.191’de açık biçimde kendisini göstermekte; kullanmak için uyuşturucu madde bulunduran kişiye yönelik olarak tedavi ve denetimli serbestlik odaklı bir sistem öngörülmektedir. Ancak uygulamada, özellikle ağır ve uzun süreli esrar kullanıcıları bakımından bu sistemin fiilen devre dışı kaldığı görülmektedir.
Ağır kullanıcı olarak nitelendirilebilecek bireyler, çoğu zaman esrar maddesini daha yüksek miktarlarda ve daha sık aralıklarla bulundurmakta; bu durum, soruşturma makamları tarafından ticaret kastının varlığına ilişkin güçlü bir emare olarak değerlendirilmektedir. Oysa bu noktada ortaya çıkan tablo, her zaman ticari bir faaliyeti değil; bağımlılık düzeyine yaklaşan bir kullanım pratiğini yansıtmaktadır. Buna rağmen, kullanım yoğunluğu ile ticaret kastı arasındaki ayrımın yeterince net kurulamadığı dosyalarda, ağır kullanıcılar TCK m.188 kapsamında yargılanmakta ve ağır ceza yaptırımlarına maruz bırakılmaktadır.
Bu yaklaşımın en önemli sonucu, ağır kullanıcıların TCK m.191 kapsamında öngörülen tedavi ve psikolojik destek mekanizmalarından fiilen yararlanamamasıdır. Ticaret suçlamasıyla yürütülen bir soruşturma veya kovuşturmada, tedaviye yönlendirme, denetimli serbestlik veya sağlık temelli müdahaleler gündeme gelmemekte; bunun yerine tutuklama tedbiri ve uzun süreli hapis cezası tehdidi ön plana çıkmaktadır. Böylece, uyuşturucu kullanımının yoğunluğu nedeniyle en fazla desteklenmesi gereken bireyler, ceza hukukunun en sert araçlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.
Uygulamada bu durum, çelişkili bir sonuç doğurmaktadır. Hafif veya aralıklı kullanıcılar TCK m.191 kapsamında tedavi odaklı bir sürece dâhil edilirken; ağır ve süreklilik arz eden kullanıcılar, aynı fiilin daha yoğun bir biçimini gerçekleştirdikleri gerekçesiyle ticaret suçlusu olarak değerlendirilmekte ve tedavi imkânlarının tamamen dışına itilmektedir. Ceza politikasının koruyucu ve iyileştirici yönü, tam da en fazla ihtiyaç duyulan noktada işlevsiz hâle gelmektedir.
Bu tablo, esrar maddesinin psikolojik etkileriyle birleştiğinde daha da ağır sonuçlar doğurmaktadır. Uzun süreli esrar kullanımına bağlı olarak ortaya çıkabilen motivasyon kaybı, içe kapanma, karar verme süreçlerinde zayıflama ve kaygı bozuklukları; ağır ceza tehdidi ve tutukluluk hâli ile birleştiğinde, bireyin tedaviye erişim ve iyileşme kapasitesini daha da azaltmaktadır. Psikolojik olarak kırılgan hâle gelmiş bir bireyin, destek mekanizmaları yerine cezalandırma eksenli bir sistem içinde tutulması, suçla kurulan ilişkinin derinleşmesine zemin hazırlamaktadır.
Bu bağlamda ağır esrar kullanıcılarının ticaret suçlusu olarak cezalandırılması, yalnızca hukuki bir nitelendirme sorunu değil; aynı zamanda ceza hukukunun işlevi açısından da ciddi bir tartışmayı gündeme getirmektedir. Kullanım fiilinin yoğunluğu, bireyin daha ağır bir ceza tehdidiyle karşılaşmasına değil; daha kapsamlı bir tedavi ve psikolojik destek sürecine yönlendirilmesine gerekçe oluşturmalıdır. Aksi hâlde, ceza yargılaması, bağımlılık riskinin yüksek olduğu bireyler bakımından suç önleyici değil, suç derinleştirici bir etki yaratmaktadır.
Sonuç olarak, ağır esrar kullanıcılarının TCK m.188 kapsamında değerlendirilerek ağır ceza yaptırımlarına tabi tutulması, tedavi ve rehabilitasyon amaçlı mekanizmaların tamamen dışlanmasına yol açmakta; bu durum, bireyin hem psikolojik durumunu hem de suçla kurduğu ilişkiyi olumsuz yönde etkilemektedir. Ceza hukukunun, kullanım yoğunluğu ile ticaret kastı arasındaki farkı daha hassas ve bireyselleştirilmiş biçimde ele alması, hem hukuki adalet hem de toplumsal fayda açısından zorunlu görünmektedir.
⸻
Bu noktada tartışmanın bir sonraki basamağı şudur: uzun süreli hapis cezalarının, özellikle bağımlılık niteliği taşıyan kişiler bakımından “topluma kazandırma” amacına hizmet edip etmediği ve kamu kaynakları bakımından ne tür sonuçlar doğurduğu.
IV. Yüksek Süreli Hapis Cezalarının Bağımlı Bireyin Topluma Kazandırılması Bakımından Etkisizliği ve Kamu Yükü Sorunu
Uyuşturucu madde suçlarına ilişkin ceza politikasında, özellikle TCK m.188 kapsamında öngörülen yüksek süreli hapis cezalarının temel gerekçesi; caydırıcılık sağlamak, suçun yayılmasını önlemek ve toplumsal düzeni korumaktır. Ancak ağır ve uzun süreli hapis cezalarının, özellikle bağımlılık düzeyine ulaşmış bireyler bakımından bu amaçları ne ölçüde gerçekleştirdiği, uygulamada ciddi biçimde tartışmalıdır. Bu tartışma, yalnızca bireysel adalet açısından değil; toplumsal fayda ve kamu kaynaklarının etkin kullanımı bakımından da önem taşımaktadır.
Bağımlılık niteliği gösteren esrar kullanıcılarının, ticaret suçu kapsamında uzun süreli hapis cezalarına mahkûm edilmesi, çoğu zaman bireyin topluma yeniden kazandırılması sonucunu doğurmamaktadır. Aksine, uzun süreli özgürlükten yoksun bırakma, bireyin sosyal bağlarını tamamen koparmakta; eğitim, meslek ve üretim süreçlerinden uzun yıllar boyunca uzak kalmasına yol açmaktadır. Bu durum, cezanın infazı sona erdiğinde bireyin topluma uyum sağlama kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır.
Uygulamada gözlemlendiği üzere, uzun süreli hapis cezasını infaz etmiş bağımlı bireyler, tahliye sonrasında istihdam olanaklarından büyük ölçüde yoksun kalmakta; sosyal güvenlik sistemine dâhil olamamaktadır. Bu kişiler, üretken bir birey olarak topluma katkı sunmak yerine, çoğu zaman sosyal destek mekanizmalarına muhtaç hâle gelmektedir. Dolayısıyla ceza, suçun önlenmesi ve bireyin ıslahı amacına hizmet etmekten ziyade, bireyi kalıcı bir toplumsal dışlanmışlık konumuna sürüklemektedir.
Bu tablo, kamu maliyesi bakımından da göz ardı edilemeyecek sonuçlar doğurmaktadır. Uzun süreli hapis cezaları, infaz sürecinde devlete ciddi bir mali yük getirmekte; barınma, sağlık, güvenlik ve idari giderler bakımından sürekli bir kamu harcaması gerektirmektedir. Bununla birlikte, cezanın infazı süresince üretim sürecinden tamamen koparılan birey, vergi mükellefi olma vasfını fiilen kaybetmekte; kamuya katkı sağlayan bir aktör olmaktan çıkmaktadır.
Daha da önemlisi, tahliye sonrasında da bu tablo büyük ölçüde değişmemektedir. Uzun yıllar ceza infaz kurumunda kalmış, mesleki becerilerini geliştirme imkânı bulamamış ve bağımlılık sorunu tedavi edilmemiş bir bireyin, topluma ve devlete ekonomik anlamda katkı sunması çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durum, yüksek süreli hapis cezalarının yalnızca infaz sürecinde değil; infaz sonrasında da süregelen bir kamu yükü oluşturduğunu göstermektedir.
Ceza hukukunun temel amaçlarından biri, bireyi yeniden topluma kazandırmak ve suçun tekrarını önlemektir. Ancak bağımlılık niteliği taşıyan vakalarda, tedavi ve rehabilitasyon mekanizmaları devreye sokulmadan uygulanan uzun süreli hapis cezalarının bu amaca hizmet ettiği söylenemez. Aksine, bağımlı bireyin ceza infaz kurumunda geçirdiği süre boyunca psikolojik ve sosyal sorunlarının derinleştiği; suçla kurduğu ilişkinin daha da pekiştiği yönünde güçlü gözlemler bulunmaktadır.
Bu bağlamda, yüksek süreli hapis cezalarının bağımlı bireyler bakımından caydırıcı bir etki yaratmaktan ziyade, suç sarmalını kalıcı hâle getirme riski taşıdığı değerlendirilmektedir. Bağımlılık sorunu tedavi edilmeden infaz edilen bir ceza, bireyi suçtan uzaklaştırmak yerine, suçla tanımlanan bir kimliğe mahkûm edebilmektedir. Bu kimlik, tahliye sonrasında bireyin hem toplumsal hem de ekonomik hayata katılımını ciddi biçimde sınırlamaktadır.
Sonuç olarak, esrar bağımlılığı düzeyine ulaşmış bireylerin ticaret suçu kapsamında uzun süreli hapis cezalarına mahkûm edilmesi; bireyin topluma kazandırılması hedefiyle bağdaşmadığı gibi, kamu kaynakları bakımından da etkin bir çözüm sunmamaktadır. Ceza hukukunun, bu tür vakalarda yalnızca cezalandırma eksenli değil; tedavi, rehabilitasyon ve kontrollü toplumsal entegrasyonu esas alan bir yaklaşımı öncelemesi, hem bireysel adalet hem de toplumsal fayda açısından daha rasyonel görünmektedir.
⸻
Bu değerlendirmeler ışığında, son bölümde ceza politikasına ilişkin genel çerçeve ve uygulamaya dönük öneriler sistematik biçimde toparlanacaktır.
V. Ceza Politikası Açısından Değerlendirme ve Uygulamaya Yönelik Öneriler
Uyuşturucu madde suçlarına ilişkin ceza politikasının etkinliği, yalnızca öngörülen yaptırımların ağırlığıyla değil; bu yaptırımların suçun önlenmesi, bireyin ıslahı ve toplumsal faydanın sağlanması bakımından ortaya çıkardığı sonuçlarla ölçülmelidir. Esrar kullanımı ve özellikle ağır kullanım vakaları bakımından uygulamada karşılaşılan tablo, mevcut ceza rejiminin bu hedefleri ne ölçüde gerçekleştirdiğinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Bu çalışmada ele alınan uygulama örnekleri göstermektedir ki, esrar maddesi bakımından TCK m.191 ile TCK m.188 arasındaki ayrım, pratikte çoğu zaman belirsizleşmekte; ağır kullanıcılar, kullanım fiiline yakın davranışları nedeniyle ticaret suçlusu olarak değerlendirilerek ağır ceza rejimine dâhil edilmektedir. Bu durum, ceza hukukunun bireyselleştirme ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi, bağımlılık niteliği taşıyan vakalarda cezanın önleyici ve iyileştirici işlevini de zayıflatmaktadır.
Ceza muhakemesi sürecinde esrar kullanımına bağlı psikolojik etkilerin yeterince dikkate alınmaması, bireyin hızlı biçimde kriminalize edilmesine ve suç kimliğine yaklaştırılmasına yol açabilmektedir. Özellikle uzun süreli hapis cezalarıyla sonuçlanan yargılamalar, bağımlı bireyin tedavi ve rehabilitasyon imkânlarından tamamen dışlanmasına neden olmakta; bu da tahliye sonrasında suçtan uzak, üretken ve topluma entegre bir yaşamın kurulmasını güçleştirmektedir. Bu yönüyle mevcut uygulama, suçla mücadele etmekten ziyade, suç sarmalını kalıcı hâle getirme riski taşımaktadır.
Ceza politikası bakımından, esrar kullanımına ilişkin değerlendirmelerde kullanım yoğunluğu ile ticaret kastı arasındaki farkın daha hassas ölçütlerle ele alınması zorunlu görünmektedir. Miktar unsurunun tek başına belirleyici kabul edilmesi yerine; ele geçiriliş biçimi, maddi kazanç ilişkisi, organizasyon unsuru ve dosya kapsamındaki somut delillerin daha dar ve özenli biçimde değerlendirilmesi, ağır ceza yaptırımlarının keyfî genişlemesini önleyebilecektir. Bu yaklaşım, hem hukuki güvenlik ilkesine hizmet edecek hem de kullanım fiiline yakın vakaların ticaret suçu kapsamına sürüklenmesini sınırlayacaktır.
Buna ek olarak, ağır kullanıcılar bakımından tedavi ve psikolojik destek mekanizmalarının ceza muhakemesi sürecine daha etkin biçimde entegre edilmesi gerekmektedir. TCK m.191’de öngörülen tedavi odaklı yaklaşımın, yalnızca hafif kullanıcılarla sınırlı kalmaması; bağımlılık riski yüksek bireyler bakımından da işlevsel hâle getirilmesi, ceza hukukunun ıslah amacına daha uygun olacaktır. Aksi hâlde, en fazla desteğe ihtiyaç duyan bireylerin sistem dışına itilmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir.
Son olarak, yüksek süreli hapis cezalarının bağımlı bireyler bakımından kamu yararı üretmediği; aksine uzun vadede ekonomik ve sosyal maliyetler doğurduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Ceza infaz kurumlarında geçirilen uzun yıllar, bireyin üretimden kopmasına, sosyal bağlarının zayıflamasına ve tahliye sonrasında topluma katkı sunamayan bir konuma sürüklenmesine yol açmaktadır. Bu tablo, ceza hukukunun yalnızca birey açısından değil; devlet ve toplum açısından da rasyonel sonuçlar üretmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, esrar kullanımına ilişkin ceza yargılamasında asıl tartışılması gereken husus, cezanın ağırlığından ziyade cezanın işlevidir. Bağımlı bireyi suçtan uzaklaştırmayan, topluma kazandırmayan ve kamu kaynaklarını etkin kullanmayan bir ceza pratiğinin, uzun vadede suçla mücadeleye katkı sağlaması beklenemez. Ceza hukukunun, esrar kullanımı bağlamında daha ölçülü, bireyselleştirilmiş ve tedavi odaklı bir yaklaşımı öncelemesi; hem hukuki adalet hem de toplumsal fayda bakımından daha sağlıklı bir yönelim olacaktır.
Son Not
Bu metinde ortaya konulan değerlendirmeler, uyuşturucu madde suçlarına ilişkin mevcut yasal düzenlemelerin sorgulanmasından ziyade, uygulamadaki yorum ve sonuçların ceza hukukunun temel amaçlarıyla ne ölçüde örtüştüğünün tartışılmasına yöneliktir. Ceza yargılamasının, suçla mücadelede yalnızca yaptırım gücüne değil; ölçülülük, bireyselleştirme ve topluma kazandırma ilkelerine de aynı anda hizmet etmesi gerektiği açıktır. Bu bağlamda esrar kullanımına ilişkin ceza pratiğinin, hukuki güvenlik ve toplumsal fayda ekseninde yeniden değerlendirilmesi gerektiği kanaati, yazının temel çıkış noktasını oluşturmaktadır.
Av. Mehmet Buğra Anıl
İstanbul Barosu
Anıl Hukuk & Danışmanlık
Av. Mehmet Buğra Anıl
📞 0537 680 01 11
✉️ anilmehmetbugra@gmail.com
İstanbul'da faaliyet gösteren hukuk büromuz, bireysel ve kurumsal müvekkillere hizmet sunar.
© 2025 Anıl Hukuk & Danışmanlık – Tüm Hakları Saklıdır.
Bu web sitesindeki bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve hukuki danışmanlık niteliği taşımaz. Özel durumlarınız için bir avukata danışmanız önerilir.
